tam otomatik hayal makinesi

Tembel Ayaklanması“Hayır! Erken kalkanlar sağlıklı, varlıklı ve akıllı olur diye bir şey yoktur! Tam tersine,…View Post

Tembel Ayaklanması



“Hayır! Erken kalkanlar sağlıklı, varlıklı ve akıllı olur diye bir şey yoktur! Tam tersine,…

View Post

Animals are here with us, not for us.Hayvanlar bizimle yaşıyorlar; bizim için değil.

Animals are here with us, not for us.

Hayvanlar bizimle yaşıyorlar; bizim için değil.

Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni… http://wp.me/sSroZ-839

Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın,…

View Post

gidesim var

Kediliğe özendiğim günlerin doruk noktasındayım. Sıcağa rağmen özeniyorum. İçim sıkılıyor. Bir çekirge yakalayıp oynasam geçerdi. Çekirge yoksa hamam böceği de olur. Fark etmez. 

İki ayaklıyım. Yazık bana. İnsanlığım beni yoruyor. Her zamankinden çok utandırıyor, canımı fena halde sıkıyor. Tüm bunlardan vazgeçip seveyim diyorum. Sevecek şeyler buluyorum kendime: Tuzlu saçları, gün batımını, bisikletle giderken kulakları dolduran rüzgar sesini, ayrık dişleri, bir duş sonrasını.

Yetmiyor. Kararlıyım da, yetinmeyeceğim. 

Eh, o zaman biraz daha ağla. 

Sulu gözün tekiyim bu aralar. Nereden baksan üç haftadır, her gün, mutlaka ağlayacak bir şey bulabiliyorum. Hayatın küçük güzellikleri ve büyük boktanlıkları var. İşte o küçük güzellikler ve büyük boktanlıklar bugünlerde gözlerimden çıkıveriyor.

Bu durumu birkaç kişiyle paylaştım. Biri bir daha beni aramamaya karar verdi sanırım. Diğeri şaşırdı. Bir diğeri mevzuyu yaşa bağladı. Ötekisi uzaktan destekle ağlaklığımı bir süre de olsa unutturdu.

Dönüp dolaşıp bulduğum tek çareyse yine yoka çıkmak. Yoldan iyisi, yoldan güzeli var mı? Kimseleri anlamadığın ve kimseler tarafından anlaşılmadığın topraklar kadar rahatlatıcı başka ne olabilir? Yola dair bir miktar hayal kuruyorum şimdilerde. İçimdeki sıkıntıyı bir tek bu hayaller atıyor. İnsanlığımdan utanmayacağım yerlere gitmek istiyorum. Kendimi üzmeyeceğim yerlere. Duygularımı ifade ettim diye benden fersah fersah kaçılmayacak yerlere. Arkamdan söylenenleri asla ama asla duymayacağım yerlere. Beni tanımlayan her şeyden ve herkesten uzakta kalacağım yerlere. Eleştirilmeyeceğim, yargılanmayacağım dolayısıyla yenileneceğim yerlere. 

Makine çalışsın, yeni hayaller üretsin ve gitsin. 

Bu kadar durmak yetti.

Güzel ablalara, yakışıklı abilere

Çok güzelsiniz ablalar. Nadide birer çiçeksiniz. Kollarınız bir antik Yunan heykelininki gibi dümdüz ve beyaz. Bacaklarınız desen yürümek için değil, tapınmak için yaratılmış adeta. Saçınızın her bir teliyle ayrı şakıyorsunuz, görenler kendilerinden geçiyor, düşüp düşüp bayılıyorlar. Gözleriniz birer deniz, içine dalan dalana. 

Amma yakışıklısınız abiler. Endamınızla boy gösterdiğiniz sokakları yakıyorsunuz. Attığınız her adımla libidolar tavana yapışıyor. Geniş göğüslerinizde, kaslı kollarınızda meşk içinde çığlık çığlığa kadınlar. Durdurulamıyorsunuz. 

Pek bir kültürlüsünüz ablalar, abiler. Bu filmin kitabı, şu kitabınsa filmi daha güzeldi, haklısınız. Bir dönem çok okudunuz, artık okumaya hem ihtiyaç duymuyor, hem de zekanızı tatmin edecek hinlikte kitaplar bulmakta çok zorlanıyorsunuz. Bu şarkıların hepsini bizden önce dinlediniz, ezberlediniz, sıkıldınız bile çoktan.

Politik olarak öyle bir doğru yaşıyorsunuz ki, diğer herkes yalancı kalıyor.

Saymakla bitmiyor ki, en mükemmel öpüşmeler, en içten sarılmalar sizde ablalar abiler. Sizin gibi sevişeni ara ki bulasın. Sabahları akşam, akşamları sabah ediyorsunuz yaşadığınız/yaşattığınız aşkla. 

Enerjinizi tanımlayacak kelimeleri bulmakta zorlanıyor herkes. Bir ortama girdiğiniz zaman tüm bakışlar sizin üzerinizde. Aslında hiç ama hiç hoşlanmıyorsunuz bundan. İlgi odağı olmak, en son isteyeceğiniz şey ama ne yaparsın. Kader hiç utanmıyor, siz utanıyorsunuz ilgiden. Diğer herkes sizden bir parça istiyor ablalar, abiler. Verirken tükenmiyor aksine çoğalıyorsunuz. Auralarınız birer sanat eseri adeta. Rengarenkler, parıl parıllar; içlerinde tek boynuzlu atlar koşturuyor, vahşi orkideler açıyor, gök kuşakları oluşuyor, yıldızlar kayıyor. 

Eğlenmeyi en iyi siz bilirsiniz ablalar, abiler. Ses sistemini kurdunuz mu, sizden iyisi yok. Beşer onar yutarsınız şekerleri, ama size bişii olmaz. Asla yamulmaz, asla ağlamaz, asla korkmazsınız. Bir yerde içip içip arıza çıkarmaz, insanların önünde işemez, kimseye yavşamazsınız. Sabaha kadar dans edersiniz, makyajınız akmaz, ayaklarınız yara olmaz, yorulmazsınız. Herkesi yatırır son bir nefes çekersiniz cigaradan. Çok dayanıklısınız.

Bu dünyaya fazlasınız ablalar, abiler. Küçük yaşam formlarının arasında sıkışıp kalmışısınız. Herkese içinizdeki o yeşil tepeden bakarsınız. Tahtınızı kurmuş oturmuşsunuz. Yukarısı güzeldir, rüzgarlıdır, rahat rahat nefes alırsınız orada. Aşağıdakilerle sürdürülmesi gereken tüm ilişkiler fazlalıktır, ezadır size. Onlar katlanılmaz, tahammül edilemez insanlardır. Hepsine acırsınız içten içe. Yine de yapacak bir şey yoktur, onların seçimidir bu. Sizinki gibi bir karmayı yaşamak herkese nasip olmaz ablalar, abiler. Gözlerinizi açtığınız her gün, sizin gününüz. Küçük dünyaları yaratmaktan sıkılmış tırnaklarını törpüleyen ablalar, küçük dünyaları yaratmaktan yorulmuş bir köşede karın kaslarını sıkılaştıran abiler, sizsiz hayatımız nasıl olurdu, tahayyül bile edemiyoruz.
İyi ki varsınız.

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalımİnecek var deriz otobüs durur inerizBu karanlık böyle iyi afferin TanrıyaHerkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
T. Uyar

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum

T. Uyar

buradayız

Buradayız. Burada hâlâ inceden kar çiseliyor. Yanlış ayakkabıları giymişiz, ayaklarımız üşüyor. Titriyoruz iliklerimize dek, ellerimizde siyah şemsiyeler. Kulağımız hoparlörlerden gelen seste. Acıyı biliyor ses; yaramızı kanatıyor. Biliyoruz, buradayız ve gün simsiyah. Beyaz bir bere tarafından yitirdiklerimizi anıyoruz; gitmeye niyetimiz yok.
Buradayız. Burada sular akıyor: Sular akmaya devam etsin diye buradayız. Suları hapsediyorlar. Hapsedilmek suyun doğasına aykırı. Su sesini dinliyoruz, akan; hayatı taşıyan. Hapsedilmek sadece suyun doğasına aykırı değil ki, o yüzden buradayız, bir bahar günü, sabaha karşı evinden almışlar götürmüşler onu. İşi kelimelerleymiş, aklı kalesiymiş, işinin peşindeymiş, yazmaktaymış daha imamı, orduları. Buradayız, adını bağırıyoruz sokaklarda, daha onlarca mahpus ada karışıyor üç hecesi. 
Daha biz buradayken gök kuşağına bürünüyor bütün öfkemiz. Özgürlük diyoruz, peruklarımız pudralı, alışın diyoruz jartiyerlerimiz kıpkırmızı, gitmiyoruz diyoruz, parmaklarımızda mürekkep lekeleri. 

Ay! Ay! Ay! 

Bakın, nasıl da dans ediyor Şiva, şehrin renkleri gelmiş bir araya. 

Buradayız. 

Günlerden bir gün yine. 

Aynı kaldırım taşlarını aşındırıyor ayaklarımız. 

Yaşından çok kurşuna dizilmiş görmediğimiz kardeşimiz. 

Yaşından çok parçaya ayrılmış görmediğimiz kardeşimiz. 

Yaşından çok adamın tecavüzüne uğramış görmediğimiz kardeşimiz. 

Görmediğimiz kardeşlerimize daha neler edilmiş, bir bilseniz.

Biz hep buradayız. 

Soğuk bir sabah, gök yüzünden düşen füzelere teslim olmuş. Soğuk bir sabah, battaniyeler ısıtmak için canları değil, ölüleri örtmüş. Soğuk bir sabah, gazeteler, beyaz camlar battaniyeleri de, sardıklarını da, gökten düşen füzeleri de görmezden gelmiş. 

Buradayız. 

Ölülerimizi anlatıyoruz görmeyenlere. 

Daha kelimeler havadayken, daha kan sıcakken, bir yenisi ekleniyor hikayesi anlatılacaklara.

Biz daha pek çok nedenden dolayı buradayken, günlerden bir gün bir parka iş makineleri giriyor. Bir parka girmesi gereken son şeydir iş makinesi. Bir parkta çocuklar olmalıdır. Gençler olmalıdır. Yaşlılar olmalıdır. Çiçekler ve ağaçlar olmalıdır. Bir parkta iş makinesi olmamalıdır; fıskiye olmasa da olur, ama bunu kanunları koyanlarla bu kanunları körlemesine koruyanlara anlatmak pek mümkün değil.

Sonra kanunları körlemesine koruyanlar, kendilerine benzetmeye çalışıyorlar herkesi: Tek tek kör ediyorlar, dövüyorlar, öldürüyorlar, esir ediyorlar. 

Sonra soruyor bize: Neredeydiniz?

E, biz hep buradaydık. Nerede olacağız? 

Tam olarak buradaydık. 

Siz bakmazken de buradaydık. 

Bakıp da görmezken de buradaydık.

Şimdi gözlerinizi kapatabilirsiniz istediğiniz kadar. 

Sesimizi bastırmak için sayıklayabilirsiniz.

Yıldırmaya, korkutmaya, azaltmaya, saptırmaya, delirtmeye çalışabilirsiniz.

Elinizden geleni ardınıza koymayın. 

Buradayız ve hiçbir yere gitmiyoruz.

Pazar pazar, sabah sabah

Bayan Bi, o pazar sabahına gözlerini açtığında saatin yine sekizi gösterdiğini gördü. İlk hayal kırıklığının rakama dökülmüş bu haline yarım gözle baktıktan sonra yeniden uykuya geçmeye çabaladı.

Kısa ama çarpıcı rüyalarla her on beş dakikada bir uyanarak yatakta birkaç saat daha geçirdi.

Kedi fazlasıyla miyavlıyordu.

Doğruldu.

Bundan sonrası her güne ait bir ritüel. Atalarımızdan kalma ritüellerin modern zamanlara uyarlaması adeta. Önce su, sonra ateş. Hiçbirini tam olarak görmeden, tam olarak hissetmeden ve fark etmeden…

Artık sunaklar yok ama ocak üzeri espresso cezveleri var. Nehir kıyısında kendi güzelliğine kapılan Narcissus yok ama çift yüzeyli aynalar var. Kutsal tuz yok ama organik deniz tuzu var.

Bayan Bi, kahvaltılık eksiklerini gidermek üzere kendisini sabah sokağına attı.

Sokak akşamın karmaşasını tutuyordu hala. Solda sarı bir duvar, üzerinde kırmızı bir yazı: “Uyanık kal. Alperen Ocakları”

Sokak sanki terk edilmiş. Uçuşan poşetler ve kağıtlar. Sidik kokusu. Beyaz köpek. Sağda mermer bir duvar , üzerinde Alilerin Ayşeleri, Ayşelerin de Alileri sevdiği yazıyor. Aralarında göze çarpan beyaz bir yazı: Kürt

Evinin sokağından caddeye ulaştığında dört bir yandan bir uyaran yağmuruna tutuldu. 

Peynirlerde inanılmaz indirim vardı, domatesler organikti, polar battaniye sudan ucuzdu, bu sepetler her eve lazımdı, kadınlar bıyıklarını aldırmayı ihmal etmemeli; erkekler kulak kıllarını yaktırmalıydı. 

Bu senenin modası ekoseli kumaş ve ayakları ekmeğe benzer dev çizmelere sokmak. 

Her zaman iyi hissetmek senin elinde. 

Dilersen bir sigara yak ama bize para ver. 

Bize para ver. 

Daha çok ver. 

Hep ver. 

Sabahtan akşama kadar ver. 

Döne döne ver. 

Sağdan soldan ver.

Bayan Bi, bunun diğer pazarlardan farklı olmasını hiç istemiyordu. Tüm tehlikelere karşı tetikteydi. Önlemlerini almıştı. Sütünü, yumurtasını, ekmeğini aldı. Öğlen biralarını yüklendi.

Evde kahvesi vardı. Tam buğday unu. Kırmızı ve yeşil mercimeği. Kibritleri. Tuvalet kağıtları. Kedi maması. Yedek ampulleri. Litrelerce zeytin yağı. Uyku tulumu vardı. Bir sürü kalın giysisi. Çay bardakları. Çakmak gazı. Biberiye çalısı. Dergileri. Onlarca albümü. Çeşitli boylarda bıçakları. Damacana dolusu suyu. Kablosuz internet bağlantısı. Çeşitli yerleri bozuk üç adet bilgisayarı.

Evine, güvenli kalesine döndüğünde çay yapacaktı. Öyle bir çay yapacaktı ki bunu bir Zen ustası görse, çok ayıplar, çok da üzülürdü. Başında uzun süre oyalanabileceği bir kahvaltı sofrası hazırlayacaktı.

Bir süre sonra bilgisayarının başına geçecek, şu hayatta tanıdığı insanların bir kısmının toplu halde bulunduğu internet sitelerinde çeşitli kedi videoları izleyecek, birkaç albüm indirecek, ne izlesek diye düşünecekti. Haftalardır yazmayı planladığı hepi topu 3 yazıyı kafasında iyice karmaşık bir hale sokacak, belki bir süre kendine acıyacaktı.

Acaba resim mi çizsem, yoksa o kolajı bozup yeniden mi yapsam, o kitabı mı okusam, bu dergiye mi baksam derken gün hızla akacak, Bayan Bi bunun üzerine sikmişim zamanı, diyerek bir sonraki ev içi macerasına dalış yapacaktı.

Ana cadde üzerindeki alışverişi bitmiş, evine dönüyordu. Pazarın rehavetini, rutinini ve diğer r harfiyle başlayan sıfatlarını yerle bir etmemek için dikkatlice yürüyor; kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyor; gününü altından bir şeye dokunurmuşçasına kıymetle taşıyordu.

Evin bulunduğu sokağa girdiğinde gazete almadığını anımsadı. Çok kısa bir süre içinde gazete almaktan vazgeçer gibi oldu. Ne olup bittiğini internetten daha iyi takip edebilirdi. Gazeteler saçmalıklarla doluydu. Korkutmalarla. Abartmalarla. Vahşetle. Cahilliklerle. Aldatmalar ve yalanlarla. Gerçekmiş gibilerle. Acaba bu daha mı iyi’lerle. Benim hiç babam olmadı’larla.

Yine de gazetesiz bir pazar, klişeleri altüst edecekti. En azından bulmaca çözer, o koca koca gülen kadınların mükemmel beyaz dişlerine çürük çizer, ayrık kaşlarını birleştirir; özellikle uyuz olduğu adamların burnuna sümük ekler, hepsini tuhaf bıyıklar ve gözlüklerle donatırdı.

Bayan Bi arkasını döndü ve gazete alabileceği en yakın bayiye doğru yürüdü. İki elinde poşetlerle Aylak Adam’ı anımsadı. Basit bir eli poşetliye dönüşmüştü işte. Sırf hafta sonu ekiyle hafta içi gerginliğini atlatacağını düşünen bir zavallı. 

Editörlerin kendisine sunduklarıyla yetinen bir sanatsever. 

Hafta sonlarında sokakların kendine izin verdiğince uçan bir pembe kimlikli. 

Her gün aynı saatte kontrol noktalarından geçen vatandaş Bi.

Bayan Bi, gazete standının önünde durdu. Hangi gazeteleri almak istediğini kesinlikle bilmiyordu. Hiçbirine tam olarak bir sempati beslemiyordu. Birinin köşe yazarlarının okunabilir olduğu diğerinin ise mümkün olduğunca pop içerikle donanmış eften püften bir gazete olmasını istiyordu yalnızca.

Şimdi Bayan Bi, yerde yatıyor.

Saçları etrafına yayılmış. Kafasını çarptığı yerden hafif bir kan sızıntısı kaldırımın kenarından akıyor. Elindeki poşetteki köy yumurtaları kırılmış ama kimse içlerinden birinin iddia edildiği gibi çift sarılı olmadığına dikkat etmiyor.

Bayan Bi’nin açık gözleri gökyüzüne bakıyor. Etrafında bir kalabalık toplanmış. Cep telefonlarından çıkan sinyaller istasyonlara ulaşıyor, uydular dünyanın etrafında yavaş yavaş dönüyor. Arabaların kontak anahtarları çevriliyor. Bayan Bi’nin sağ elindeki gazete tomarı etrafa saçılmış. Sayfalar rüzgarda sallanıyor, uçuşuyor.

İnsanlar kazanın nasıl gerçekleştiğini soruyor. Gazete bayisindeki kadın maktulün gazete tomarını eline alır almaz ağırlığını kaldıramayıp dengesini kaybettiğini ve geriye doğru yığıldığını söylüyor. Kadın konuşurken bir yandan hıçkırıyor. Daha önce başına böyle bir şeyin gelmediğini sayıklıyor; şoka girdiğini, çok üzgün olduğunu söylüyor.

Bayan Bi’nin cesedi olay yerine gelen ekiplerce kaldırılıyor.

Mahalleli bu beklenmedik pazar gününün ağırlığına dayanamayıp evlerine çekiliyor. 

Evlerinde gaz lambaları var. 

Buz kalıpları. 

Ecza dolapları. 

Oyun kağıtları. 

Cevizleri. 

Mumları. 

Çekme halatları. 

Çaydanlıkları. 

Herkese yetecek kadar şeker ve yağları. 

Yedek çarşafları. 

Tansiyon aletleri. 

28.02.2010, Feriköy

Freelance yan gelip yatma yeri değildir II

Temmuz 2011’den bu yana ofise gitmiyorum. Tam iki yıldır. Bu iki yılın bana pek çok katkısı oldu. İstediğim birçok şeyi yapabilmeye başladım. İstanbul’dan taşındım, kışı Uzak Doğu’da seyahat ederek geçirdim, kış yaşamadım. Kendime arada küçük tatiller icat ettim. Pazartesileri iptal edebildim. Sendrom yaşamadım. Kilo verebildim. Para biriktirebildim. Daha çok uyuyabildim, alarmla uyanmak kişisel tarihimde az rastlanan bir şeye döndü, vesaire.

Ancak freelance çalışmanın ve bir ofise gitmemenin olumsuz yönleri de var elbette.

1) Bir kere neredeyse kimse senin çalıştığını anlamıyor. Ya da az çalışıyor zannediyor. Yaşlı takımı ofise gitmediğin için hayatının hayalini gerçekleştirirken “Olsun evladım” filan diyerek sana içten içe acıyor. 

Genç takımı ise bilgisayar başında zaman geçirirken ya da elinde tablet bişiiler okurken, seni otomatik olarak sosyal medyada cirit atıyor, bir Bejeweled Blitz rekoruna koşuyor filan zannediyor. O nedenle eğer insan içinde bir yerde çalışmaya çabalıyorsan yanına oturup muhabbet etmeye çalışabiliyorlar.

2) Pek çok durumda, ofis çalışanlarıyla iletişim içerisinde olabilmek için normal bir ofis çalışanı gibi sabah erkenden bilgisayar başına geçiliyor. 

3) Çalışma saatlerini iyi ayarlamazsan, normal mesai saatlerinden daha fazla çalışmak durumunda kalınabiliyor.

4) Zaman zaman oyalanmamak için geceleri çalışmayı tercih ettiğinde, gündüz daha çok uyuduğun için herkes seni ha bire uyuyor zannedebiliyor.

5) Eve kapanma ve asosyalleşme tehlikesi altında kalıyorsun.

6) Oyalanacak bir sürü başka iş çıkabiliyor. Bir de bakmışsın balkon yıkıyorsun, bir de bakmışsın bulaşık makinesi boşaltıyorsun.

7) Uzakta olduğun için ofistekiler tarafından unutulabiliyorsun.

8) Yıllık iznin olmuyor, kendi iznini kendin ayarlamak durumundasın.

9) Bir yere gitmediğin için giyinmek zorunda kalmıyorsun o yüzden bir de bakıyorsun sokağa çıkarken giyecek hiçbir şeyin kalmamış.

10) Evde olduğun için misafirler için açık hedef olabiliyorsun. 

11) Sodexho mazide kalmış güzel bir anı oluyor. 

12) Kahvaltını, öğle yemeğini, akşam yemeğini filan hep kendin hazırlıyorsun.

13) Kendi ekipmanını kullandığın için teknik arızalardan kendin sorumlu oluyorsun. Keza kimse internet bağlantını ya da elektriğini sağlamıyor.

14) Ofis geyiklerini anlamakta güçlük çekiyorsun. Bir de mutfakta şu var, Türk kahvesi yaptım filan gibi duyuru maillerini aldığında salyaların akabiliyor.

15) Ne olup bittiğini takip etmekten sorumlusun. Sıklıkla mail kontrol etmen gerekiyor. Ofis saatleri içerisinde internet bağlantısı olmayan yerlerde kendini huzursuz hissedebiliyorsun. 

Freelance yan gelip yatma yeri değildir

Geçenlerde “Yarın sabah kalkıp mesai yapmam lazım” dedim birine. “Kızım freelance çalışıyorsun, işin kıyak valla” dedi. 

“Öyle değil işte, kendi sorumluluğunu bilmelisin” dedim.

Bazen patronumu arasam, gelse başımda dursa diye düşündüğümden habersiz tabii kendisi. Hayret bişii.

Sonra mevzu bahis kişi devam etti: Ne yapıyorsun ki? Yazıyorsun. Açıyorsun word’u yazıyorsun. Yazılacak bişii varsa, ver biz de yazalım.

Önce okuduğum onca şey, kullanma kılavuzundan rehber kitaba yaptığım onca yazı pratiği geçti gözümün önünden, ölmüyordum ama valla film şeridi gibiydi. “O işler öyle olmuyor” diyebildim bir tek. İçimden azıcık uyuz oldum ama azıcık. Yıllar içerisinde buna az uyuz olmayı öğrendim çünkü.

Aklıma bundan birkaç yıl önce, Zapatistalarla ilgili bir kitap çevirisiyle cebelleşirken bir arkadaşımın çevirmenlik için “Aman ne yaratıcı” yorumunu yaptığı geldi. Ne pis uyuz olmuştum ona. Çevirmenlik elbette yaratıcı bir işti; kelimelerle oynamak her baba yiğidin harcı sanki. Demek hakikaten değişmişim. Sakinleşmişim. Geri zekalı geçirmez bir şey olmuşum bunca zamanda. 

Bu yorumları sakin karşılamam ve sadece “o işler öyle olmuyor” cevabıyla geçiştirmem tabii sonra üzerine kırk saat düşünmediğim anlamına gelmiyor.

İş nedir? 

İş dünya gezegeninde bir tek insanların yaptığı bir şeydir. Karşılığında para alınır. Para da yine yalnızca insanların kullandığı bir şeydir ve pek çok durumda başımızı belaya sokmaktan başka bir işe yaramaz.

İnsanlar neden çalışmaya yönlenmiş? Sıkılgan bir yapıları olduğu için mi? Faydalı olma derdinde oldukları için mi? Bilemiyorum. Önceleri avlanmak, barınak yapmak, mağaralara resim yapmak gibi yalnızca “hayatta kalma işi” ile meşgulken, ilerleyen yıllarda değişen tehlikelerle hayatta kalma işi dallanıp budaklanmış olsa gerek. 

İşin icadı, herhalde zamanın icadına denk gelir. Zamanın icadı da başlı başına bir iş zaten. Ne olduysa zaman icat edildikten sonra olmuş olmalı. Çünkü pazartesi adı verilen bir gün olmuş. Pazartesi o zamandan beri çeşitli sendromların baş gösterdiği bir gün olarak anılagelmiş. 

Artık ne bok yemeye başladığını bilemediğimiz bu iş ve çalışma mevzusu oldukça komplike bir mevzu. Öyle ya da böyle, hayatlarımızın önemli bir kısmını, ki aslında bir de yetmezmiş gibi en güzel ve sağlıklı dönemlerini, çalışarak geçirmek durumundayız.

Bazısı mevzuya kendini kaptırıp başarı, kariyer, yükselmek, daha çok para kazanmak ve hatta zengin olmak gibi çeşitli hırslarla devam ediyor. Bazısı mevcut hayatını sürdürmek ve belki geliştirmek peşinde. Bazısıysa “sevdiği işi” yaparak hayatının çalışmakla geçecek dönemini minimum psikolojik yarayla atlatmaya uğraşıyor.

Yani demem o ki, hepimiz var olan sistemin içerisinde bir iş tutturup gidiyoruz. Zaman zaman tutturduğumuz yolu değiştirecek şansa ya da cesarete sahip oluyoruz. 

Hepimizin yaptığı işler eşit derecede değerli ve kendine özel. Ben nasıl bir cerraha gidip “Ver ulan neşteri ben kesi’cem” demiyorsam, insanların bana tutup “Ver biz yazalım” demesini anlamsız buluyorum. 

Temizlik işçisinin de, masaj terapistinin de, avukatın da, doktorun da, müzisyenin de işi iştir ve her iş kendine has bir takım bilgi birikimini ve zorluğu beraberinde getirir. 

Kolay iş yoktur. 

Her iş zordur. 

Çünkü en basitinden her iş, iştir.

Mantra of Avalokiteshvara 
Benim için Tayland’ın seslerinden biri bu. Özellikle sabahın erken saatlerini ve uzun virajlı bir yolculuğu hatırlatıyor. Favorim. Hâlâ tamamını ezberleyemedim ama olduğu kadarıyla söylüyorum defalarca.

Namo Ratna Trayaya,  Namo Arya Jnana 

Sagara, Vairochana, 

Byuhara Jara Tathagataya, 

Arahate, Samyaksam Buddhaya, 

Namo Sarwa Tathagate Bhyay, 

Arhata Bhyah, 

Samyaksam Buddhe Bhyah, 

Namo Arya Avalokite 

shoraya Bodhisattvaya, 

Maha Sattvaya, 

Maha Karunikaya, 

Tadyata, Om Dara Dara, 

Diri Diri, Duru Duru 

Itte We, Itte Chale Chale, 

Purachale Purachale, 

Kusume Kusuma Wa Re, 

Ili Milli, Chiti Jvalam, Apanaye Shoha